Manifesto II.

Standard

Yazamıyorum. Okuyamıyorum da. O kadar çok uzun zaman oldu ki. Sadece mailler ve mesajlardan ibaret oldu klavye kullanma sebebim. İş hayatı. İş hayatı ile gelen yoğunluk ve hiç beklenmedik şekilde yapılan seyahatler. Hoş, bu seyahatler ve bende uyandırdıkları başlı başına hakkında yazılabilecek ayrı bir konu.

Düşünsene, daha önce hiç bulunmadığın ve hakkında bildiğin şeylerin sadece ya giden kişilerin tecrübelerinden ya da hiç gitmeyenlerin önyargılarından ibaret olan şehirlere gidiyorsun. Her ne kadar aynı ülke sınırları içinde olsan da; farklılıkları hayata bakış açın, beklentilerin ve gözlemlerinden oluşan bir tecrübeyle ediniyorsun. Sonraki aşama da farkındalık aşaması.

Şehirler ve insanlar. İnsanlar ve önyargıları. Gözlemler ve tecrübeler. Duyulanlar ve görülenler. Bilinmeyenler ve öğrenilenler.  Farklılıklar ve farkındalıklar. Yanlışlar ve doğrular. Ve daha nicesi. Daha da uzatmayacağım bu durumu, bir sonraki vakitte yazmaya çalışacağım şehirlerin hikayesini.

Gelelim yazamıyorken beni düşündüren, yoran ve hatta zaman zaman boğan şeylere.

O kadar çok şey var ki isyan etmek istediğim. O kadar çok şey var ki yakındığım, eleştirdiğim, hatta düzeltmek istediğim. Ama içimdeki idealist ölüyor. Ölmese bile bir şeyleri kabulleniyor sanırım. Kabullenmek, uzun zamandır uygulanan alışılmış şeylerin değişmesi olduğu zaman, keskin bir değişim haline bürüyor insanı. Yani, en azından durum bende böyle vücut buluyor.

Kabullenilen o her şey bir noktadan sonra pasiflik ve yabancılığa sürüklüyor insanı. Bu herhangi bir şey olabilir. Şikayet ettiğin, eleştirdiğin, değiştirebileceğini düşündüğün – aşırı naif ve iyimser – dünya sisteminden ya da ülke siyasetinden tut, hayatında belki çok küçük bir etkisi olan bireylere kadar. Bazı şeyler doğrudan ruh halini, aslında spesifik olarak mutluluğunu etkiliyor, bazıları bunu dolaylı yoldan yapıyor.

Mesela, senelerce bildiği ve okuduğu şeyler siyaset, iktisat, politikacılar, sosyal dinamik, demografi, siyasal eğilimler ve benzeri konular olan ben, Türkiye’ye dönmesinin üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra artık bütün ilgisini ve alakasını kaybeden, hatta ilgi alakayı kaybetmek değil, kasıtlı ve isteyerek bunlardan kendisini uzaklaştıran bir insana dönüşüyorum. Bilmemek, hatta öğrenmeye çalışmamak kısa vadede, gayet güzel bir tercih. Çünkü bu zaman zarfında yoğunlaştığınız tek bir şey oluyor, o da en büyük önceliğiniz. Benim en büyük önceliğim, mutlu olmaktı. Beni mutsuz eden, gereksiz düşündüren, yoran, üzen her şeyi ve herkesi hayatımdan çıkarabilecek kadar ileriye gidebildim. Ciddi anlamda, bazı beni tanımlayan alışkanlıklar ve aktiviteleri hayatımdan çıkardım. Bazı kimseleri de.

Fakat, durup üçüncü bir kişi gibi kendi hayatıma dönüp baktığımda, aslında yapay bir mutluluğu yaşıyor olduğumu, ilgilendiğim istediğim şeylerin benden çok uzak olduğunu fark ediyorum. İstediğim ilgilendiğim şeyleri bir köşeye bırakıyorum, ben hayallerim evriliyor sanıyorken aslında kasıtlı bir şekilde o hayallerimi ertelemeye başladığımı fark ediyorum. Ve en acısı da, mutlu olduğumu düşündüğüm zaman diliminde edindiklerimin, yaptıklarımın – bu çalıştığım konular, tanıştığım insanlar, zaman harcadığım aktiviteler, kurumlar, kuruluşlar, kişiler, tercihler vs. hepsini içeriyor – beni hayallerimden ne kadar uzaklaştırmış olduğunu fark etmek. Bunu kabullenmek başlı başına sancılı bir süreçken, bir de bu duruma karşı çözüm bulmaya çalışma süreci var ki bu ilk sancıdan da beter.

Ama tutunduklarımız ve tutunmaya çalıştıklarımız, bir de biriktirdiklerimiz var. Dönüştürülebilenler ve dönüşenler var. Kısacası, çok da geç değil. Hala güzel şeyler olabilir.

Tüm naifliğime, iyimserliğime, doyumsuzluğuma, ve galiba azmime, nice selamlarla.

r.

21.10.17

istanbul.

Advertisements

Zaman

Standard

Fazla dramatik olabiliyoruz, hatta bazen fazla abartabiliyoruz. Yetmezcesine, kendimizi çaresizliğe sürüklediğimiz dahi oluyor. Fazla, çok fazla olan şeylerden sonra böyle gelişiyor her şey. Hatta, girişi, gelişmeyi geçiyorum, direkt sonuca böyle varıyoruz.

Bazı anlar aslında kategorilendirilemezler. Biraz daha net olmak gerekirse, aslında nötrdür o anlar. Yani, ne bir köşeye ne de öbür köşeye atabilirsiniz. Ne tamamıyla çıkarabilirsiniz hayatınızdan, ne de tamamıyla var olmasına izin verebilirsiniz. Hep bıraktığınız yerde, bıraktığını şekilde kalacak sanırsınız. Çünkü bazı bilgiler eksiktir. Bazı bilinmezlikler aslında sizi mutlu olduğunuz anılarda yaşamaya iter. Halbuki, öyle bir anda, öyle beklenmedik şekilde, beklediğiniz ama hiç beklemediğiniz şeyler olduğunda, o gelişmeleri bir türlü kabullenemezsiniz.

Kabullenmek bir süreçtir aslında. Ansızın olabilecek, kendi kendinizi bir robot misali kurup ikna edebileceğiniz bir durum değildir, süreçtir. Hal böyleyken, mevzu bu süreçle nasıl başa çıktığınızla ilgilidir. Kabullenmek, zaman geçtikçe evrilen bir statü olsa da, ilk başta elde edilen bilgiye olan tepkiyle de ilgidir. Tepkiniz sizi iki türlü yola sevk edebilir; inkar ve itaat. İnkar kabullenme sürecini zorlandırırken; itaat yenilgi gibi hissettirse de, kabullenme sürecine büyük bir ivme kazandırır.

Bazen, bazı şeyler, bazı zamanlarda, bazı kimseler tarafında, bazı istenen sonuçlara, bazı sebeplerden dolayı ulaşılamaz. Bazen, bazı kimseler, bazı zamanlarda, bazı şekillerde, bazı sebeplerle, hayatınıza dokunur. Aynı şekilde de, bazen, bazı kimseler, bazı zamanlarda, bazı şekillerde, bazı sebeplerden ötürü sizden giderler. Mevzu, o bazılarda. Kimselerde. Zamanda. Yerde. Sebeplerde. Şekillerde. Bileşenlerden bir kısmını kontrol edebilseniz de, edemedikleriniz bir çok zaman daha da ağırlıktadır. İşin en kötü tarafı da, bu bazı zamanları, bazı kimselerin, size söylediği bazı şeyler aracılığıyla atlatıyor olabileceğinizdir.

Şöyle düşünün, bir derdin ve dermanın kaynağının aslında aynı bileşen olduğunu. Burada da, sanıyorum ki, benim karşıma çıkan bir çok insana, bazen ahkam keserken ve bazen de samimiyetle söylediğim şeye çıkıyor; zaman, sadece zaman, gerisi pek de önemli değil. Yanlış anlaşılmaya yer vermek istemem; zaman, pek bir şeyin çözümü değil. Zaman en kıymetli, zaman en önemli. Her şey, hayattaki her şey, bir şekilde kurtarılabilir. Tabiki de ebediyete kadar değil, lakin, yine de olasılığın olduğu ölçüde, öngörülebilir şekilde ertelenebilecek durumlar vardır, olasılık dahilindedir. Fakat, eğer yitirildiğinde, tekrar geriye kazanılamayacak, böyle bir olasılığın mümkün olmadığı tek bir şey varsa, o da kesin ve tabi bir şekilde, zamandır.

Geç kalmak, erken davranmak kafi değil. Tam vaktinde olmakta meziyet. İşte, bazen, bazı kimselerden, bazı sebeplerden ötürü, bazı yerlerde, tam vaktinde olamıyoruz. Olamadığımız yetmediği gibi, kabullendiğimiz gerçekler silsilesi olduğuna kendimizi inandırmış olsak da, olup olmadık gelişen olaylar sonucunda kendimizi şaşırmaktan alıkoyamıyoruz. Çok da problem değil aslında, şaşırmış olmalarımız. Problem olan, pişmanlığa yer verebilecek olgular.

Ama insan öyle bir canlı ki; ne yaparsa, ne kadar yaparsa, nerede yaparsa, ne zaman yaparsa, nasıl yaparsa, neden yaparsa, kiminle yaparsa yapsın, hiç bir zaman yeterli olmuyor. Düşünmeden etmek mümkün değil, insan doğası tatmin olmaya elverişli değil mi yoksa? Ya da, aslında mevzu tatmin olmak değil de, daha fazlasını sorarken eşiğini çok geçtiğimiz arzular mı? Ya da farklı bir şekilde dile getirmek gerekirse, mutlak mutluluk var mı hepimizin bir gün erişebileceği?

Yetinmekle, yenilmek arasında ince bir çizgi var. Yetinmek, vazgeçmişliğin bir türevi olarak varsayılsa da, yetinmek; elde edilen bilgiler ışığında olasılıklar dahilinde elde edebileceklerle doygunluk hissetme hissidir. Pek de vazgeçmişlikle alakası yok yani.

Yenilmek; vazgeçmişliğin bir başka türevi. Yetinmenin aksi olarak düşünülebilir belki. Müsabaka sonuçlarındaki yenilgi değil bahsettiğim, aksine; yarışmasız bir ortamdaki statü.

Günün sonunda, aslında kafa yorduğumuz, kendimizi adadığımız, enerjimizi tükettiğimiz, düşünceler geliştirdiğimiz, rüyalarımızda gördüğümüz, kahve fallarımızda karşılaştığımız, eşe dosta anlattığımız, anılarıyla yaşadığımız bir çok şey; zamanı geçmiş ya da gelmemişse, koca bir hiçten başka bir şey değil.

Kendimizi kandırdığımız, yersiz hayallerin, yersiz rüyalarında uyanırken, yine başka yersizliklerle doldurmaya çalıştığımız hayallerle kendimizi kandırmadığımız rüyalar görmek üzere savaşlarımız. Boş, anlamsız, yersiz.

Kısacası; ne, kim, nerede, nasıl, neden değil ama ne zaman…

Zaman…

 

Öpüyorum, hoşçakal.

-r.

20.8.17

Not: sen oku diye değil, ben hatırlayayım diye karalıyorum, sevgili okur.

İnce Belli Aziz

Standard

İnce bellinin hatırına, son günler de yaşadığım bütün tuhaflıklara, hayatımın en şansız anlarını yaşarken bir anda bütün şanssızlıklarımın şansa döndüğü zamana ithafen yazıyorum bu satırları azizim.

Ben sevmem pek ince belliyi. Sadece arada sırada ararım. Aramam da aslında, denk gelir, muhabbeti olur, öyle yanaşırım çoğu zaman. Tam şu anda da nedense, o kadar kahve üzerine kahve içmek olmasın diye sarıldım ince belliye. Siparişi de öyle verdim. Yanında tatlı ikramı geldi bir de azizim, inanamazsın. Hoş sevmem tatlıyı, bilirsin, şekerle pek aram yoktur.

Mevzu bunlar değil azizim. Mevzu benim bayadır uzaklaştığım gerçekler. Kendime dışardan baktığım zamanlarda. Pek umursamaz olduğum gerçeğinde. Bir çok şeyi boşvermiş olduğum gerçeğinde. Tek düze düşününce, beni üzen her şeyden uzaklaşma çabamım boşvermişliğe dönmüş olduğu gerçeğinde azizim. Yine hemen hemen aynı saatlerde, aynı kafede, aynı masanın sandalyesinde oturup, sana yazdığım bu mektupta mesela sorun azizim. Çok benleşmekte belki de. Çok yalnızlığa düşkünlüğümde. Çok kendimleşmemde.

Bakma aslında azizim, kendimle geçirdiğim vakit ayrı, bir de hiç tanımadığım bir insanla girdiğim rastgele muhabbete o insandan öğrendiklerim ayrı. Türlü türlü hikayelerimi anlatırım yakın çevreme. Türlü türlü insanları tanıştığım. Kimisinin en özelini biliveriyorum 1 dakikalık kısa bir süreli muhabbetten sonra. Kimisinin en büyük hayalini. Kimisinin en büyük pişmanlığını, kimisinin kaçırdığı fırsatları, kimisinin seneler önce çok kazandığı paraları. Bazen kendimi klişelerin içinde bulup, yaşadıklarımı duyduklarımı bildiklerimi öğrensem, roman olur diyorum. Ama hepimiz için öyle değil mi zaten azizim? Benimkisi fazla sosyalleşmek bazı bazı belki de.

Aklıma geliyor sözleri. Her istediğimi elde edebilecek güce sahip olduğumu söylediği ve bir de her kim olursa olsun o insan ile konuşabileceğimi gözlemlemiş olması. Bir hayaletin gölgesiyle yaşıyormuş gibiyim bazı bazı. Bazı bazı da kimsenin sahip olmadığı en güzel anılarda gözlerim dalıyor gibi. Bazı bazı da varlığını tamamen unuttuğum birini tekrar hatırlayıp dejavu yaşıyormuşum gibi. Ama bu bazı bazıları toplayınca bir bütün edince, hepmiş gibi. Bilemiyorum azizim, yorgunluğumda, mutluluğumda, umutsuzluğumda, en keyifli vaktimde, en sevdiklerim ve nefret ettiklerimde, her şeyde, biraz biraz.

Gerek yok mesela herhangi bir referans noktasına. Hiçbir şeye gerek yok. Sadece tutunduklarım ve tutunamadıklarım var. Ve bunlarda sahip olduğum her şey zaten.

Yeni bir hayat azizim. Bekliyor. Bütün bilinmezlikleri ve küçük heyecanları ile. Çok şey var düşündüğüm, uyurken bile. Güzel şeyler olacak belki de. İnce bellinin hatırına azizim.

Sağlıcakla…

-r.

26.7.17

Manifesto II

Standard

Bugün azizli hikayelerime ara verip biraz son günlerin üzerimdeki etkisini içeren bir şeyler söylemek istiyorum sana sevgili okur, yazar, çizer, izler ya da her ne yaparsa yapar.

Yine her zamanki gibi, bir başka ekstremi daha yaşıyorum. Hayatım hiçbir zaman, durağan olmadı. Olduğunda bile mutlaka o durağanlığın bile bir acayipliği vardı. Kendimi hiçbir şey yapmıyor olarak nitelendirdiğim zamanlarım da bile, mutlaka bir sürü şey planlamış, o planların hayali ile bir şeyler peşinde koşuşturmuşum şimdi geriye bakınca. Ama burada yazacaklarımın ne geçmişle ne de gelecekle (belki satır satır), ama daha çok bugünle ilgisi var. Gülümsüyorum. Oturdum yine bir kafede, günün 4. kahvesini içiyorum. Bak buna da ayrıca değinmek istiyorum. Yapılan son araştırmalara göre – her ne kadar fazla kısıtlamaları olsa da, bahsedilen araştırmaya dair çıkan habere şuradan ulaşabilirsiniz – günde 3 kahve içen hem kadın hem de erkek, kahve içmeyenlere göre daha fazla yaşabilirmiş. Her neyse, tabi mevzu bundan yana değil. Konu aslında 3 paragrafla özetlemek istediğim 3 farklı temadan oluşuyor; rastlantılar, kararlar, gözlemler.

Rastlantılar. Ben önemini çoktan size anlatmış olmalıyım. En azından yazdıklarımı takip etmesi ve okuması için zorladığım yakın çevremdeki insanlar benim rastlantılara nasıl inandığımı ve o rastlantıların hayatımı nasıl değiştirdiğini vurguladığımı çok iyi bilirler. Geçmişte örneklerim çok olsa da, bugün başlı başına ayrı bir konu bu rastlantılardan bahsetmek için. Başlamak üzere olduğum işten tutun da, varlığından haberdar olduğum ama daha bir kaç gün öncesine kadar görmediğim insanlarla ummadık zamanlarda, beklenmedik yerlerde karşılaşmaya kadar. Bu durum size sıradan gelebilir ama İstanbul nüfusu oldukça kalabalık bir şehir, o yüzden ben büyüsüne kapılabiliyorum bu durumun haliyle. Gülümseten küçük detaylar bunlar aslında. Fazla detaycı bir insan olarak bu küçük şeyler beni mutlu etmeye, hatta sabırlı kılmaya yardımcı oluyor.

Kararlar. Oldukça dengesiz bir insanım ben. Her ne kadar mantıklı olduğumu savunsam da, duygusal olduğum gerçeğini çok az şey değiştirir. Fakat, kontrol manyağı bir insan olduğum için de duygusal durumlarla başa çıkabiliyorum. Her ne kadar kendimi ikna etmekte çok iyi olsam da, yeri geliyor kendime fazlasıyla yenilebiliyorum. Ama, pek de pişmanlığım yok bu konuda. Hep bir sebebim, ve kendime yapabildiğim açıklamalarım olduğu koşulda, herhangi bir problemim yok. Hali hazırda kafamda milyon tane tilki var. Her türlü yolu yöntemi denedim; akıl danışmak, araştırmak, değerlendirmek, bilir kişilere danışmak, aile ile görüşmek, arkadaş fikrini sormak… Hepsi. Ama hala net değilim. Deneme yanılmayı dahi denedim. Ama çok fazla veri yok bu deneme yanılmalar sonucunda elimde, ama göreceğiz. Sadece tek bir şey önemli sanırım, duygusal değil, mantıksal tercih yapmam gereken kritik durumlardan birisi ve kesinlikle kendimi manipüle etmemeliyim…

Ve, gelelim gözlemlere. Değişiyorum. Tekrar. Yine. Ve ister istemez kendimi sorguluyorum bu konuda. Değiştiğim zaman da öyle bir değişiyorum ki, beni ben yapan şeylerden en temelleri değişiyor. Kendi kimliğimin bir parçası olarak gördüğüm şeyler değişiyor. Sakinim artık, agresifliğimden pek eser kalmadı. Anlık yükselişlerim bile çok azaldı. Umursamıyorum artık, umursadığım şeyler iki elin parmaklarıyla gösterilebilir. Sabretmeyi öğrendim, belirsizlikle baş etmeyi, kendime tahammül etmeyi, insanları görmezden gelmeyi. İnanmayacaksın biliyorum ama ciddi anlamda politik olarak doğru olmayı öğrendim. Dürüstüm yine, çok az insan takdir etse de bunu, dürüstüm. Hiç de ödün vermek istemiyorum bundan. Bu kadar dürüst olduğum için kaybettiğim ufak tefek ya da oldukça büyük şeyler olsa da, vazgeçmiyorum. Bazen fazla eleştirel olabiliyorum evet ama kendi kendimi de eleştirebildiğim için bunun pek de problem olduğunu sanmıyorum. (Oturduğum masada fesleğen var, fesleğen kokusuna da ayrı bir bayılıyorum, neyse.) Hatta bugün bana, kendi kendimi ve içinde olduğum durumu çok fazla değerlendirdiğimi söyledi bir arkadaşım. Değinmek istediği nokta aslında benim ne kadar kendisiyle ilgili bir insan olduğumu söylemekti, ama o biraz daha kibar bir dille söylemeyi tercih etti. Haksız değil, her birimiz kendisiyle ilgili. Benimkisi biraz ekstrem ise, bu da artık kendi kendine yetebilen bir insan olmakla – finansal anlamda değil, aksine sosyal anlamda. Demek istediğim, kendisiyle geçirdiği vakit başkalarıyla geçirdiği vakitten çok daha fazla olan insanlar; hatta bunu tercih eden insanlar, kendilerini daha sık değerlendireceklerdir haliyle. Düşünsenize, başkalarıyla geçirdiğiniz vakitte, kim bilir o insanı kaç kez süzüp, değerlendirip o insan hakkındaki fikrinizi başka bir insana aktarıyorsunuz? Benim durumumda da, başkalarına anlattığım insan biraz kendim oluyorum haliyle…

Her neyse, uzun lafın kısası, ufak bir seyahate çıkmadan önce, yine bilgisayarımla çıktım sokağa. Bir kaç saatlik uyku ile uçuş yakalamaya çalışacağım. Bir serin cuma akşamında, aslında başka bir planım varken, yalnızlaşmanın getirdiği ruh haliyle, kendi kendime kalıp sizinle konuşmak geçti içimde, rastlantılar da kapımı çalarken.

 

Öpüyorum.

*r.

14.7.17

 

Bazı Kimseler Azizim

Standard

Birbirimize veremediğimiz sözler gibi sessizliğimiz ve arındığımız yalanlar gibi geçmiş zamanlı kurduğumuz cümlelerimiz. Kısa cümleli notlarımız, sadece özne ve yüklemden ibaret.

Kimselerden duyduklarımızla şekillenen rüyalarımız ve peşimizi bırakmayan öncekiler. Sırtımıza yüklediğimiz yaşanmışlıklar, başka bir omuza bırakamadığımız.

İçimizdeki deli, bizim bile bilmediğimiz, çığlık çığlığa, duymadığımız. İçimizdeki çocuk, hem ölmüş, ama öldürülmüş daha çok. Başkaları değil, kendi kendimizin katiliyiz biz bugünlerde.

Hızlı tükettiklerimiz. Nefesler, yemekler, üstler, başlar, bedenler, hisler. Hisler. Yaşamayı unuttuğumuz, -mış gibi yaşadığımız, anlık tükettiğimiz, vakit vermediğimiz, hızlı tükettiğimiz hisler.

Kimseler. Uzak, yakın, bilinen, bilinmeyen kimseler, herkesler. Hem kaçtığımız, hem koştuğumuz kimseler. Çok tezat, çok ayrı, çok başka ama yine de hep aynı kimseler.

Fazla melankolik satırları zorlama şairlerin. Uzun yazılmış aşk mektupları sıradan Mecnunların. Fazlalaştıkça, anlamını yitiren değerler. Ağdalaşmış diller klişesi.

Sanki hiç olmamış gibi unutulan anılar. Yıkılan, yakılan köprüler. Sonuna nokta koyulmuş cümleler, bitirilmiş, eskimiş ilişkiler. Aşksızlar.

Yani anlayacağın, büsbütün bataklığa batmış, ruhsuz ama ruh arayan, birbirlerini tüketen ve tüketirken unutan, kendini bitiren kimseler azizim. En büyük düşmanlıkları gibi fani hayatları kimselerin. Kimliksizler, azizim.

r.

28.6.17

 

 

 

‘Bırak Beni Böyle’ Azizim

Standard

Şiirler, dizeler, şarkı sözleri. Hepsi çok güzel azizim. Ama en güzeli rastlantılar.

Mumlar, şehri aydınlatan ışıklar, kötüleri örten karanlıklar. Çok güzel azizim.

Aynalar, camlar, parlayan parlamayan bütün yüzeyler, yansımayı gördüğümüz her şey, İngilizcesi olmayan ‘yakamoz’ kelimesi ve kendisi kadar güzel azizim.

Gülümseyerek yazdığımız satırlar. Sana hep ağlayarak gelsem de. Hepsi güzel azizim.

Melodiler. Aman Allah’ım. Bizi uykumuzdan uyandıran, tanımadığımız insanlara aşık eden, adını bilmediğimiz insanları sayıklatan, dizelerini okumadığımız şiirleri hatırlatan, dünü yaşamadan yarını andıranlar. Ah, azizim, ah, o melodiler.

Mesafeler azizim. Sevmiyoruz. Ama, bizi ayıran onlar değil, niyetlerimiz derdim ya sana. Öyle de doğru söylemişim azizim.

Kaderden daha çok inandığımız rastlantılar azizim. Bir gün, bir yerde, bir şekilde mutlaka denk gelmişizdir dediğimiz kimseler. Bir şekilde bakmışızdır birbirimize.

Rastlantılar üzerine kurduğumuz bütün düşler mesela. Düşler gerçek olduğunda, yeni rastlantılarımız olsa, yine aynı düşlerde buluşulsa azizim.

Düşler güzel. Kaybolmak, bırakılmak, ardına bakmadan gitmek. Herkesin yapmadığı, yapamadığı şeyler.

Bırak, bırakamadıklarını. Git, gelemeyenlere. Bilmiyorum, fazlamı şairiz? Fazlamı okuduk şiirleri? Yine de, hem kimsesiz, hem herkessiz.

Sade ve saf şeyler istediklerimiz. Ne bileyim, bütün olmak belki de adı. Ama zor, çok zor. İstediğimiz her basit şey gibi. Her basit, aslında en zoru. Biz çok şey istemiyoruz, diğerleri azla yetiniyor diye zorlanmalarımız.

Azizim. Çok kalabalık buralar. Yoo, İstanbul değil kalabalık olan. Zihnimizdekiler. Çok güzeller, bin bir türlü renkleri, şekilleri var.

Ah be azizim.

Otursaydın şurada, şerefe deseydik hayata.

Bütün klişeleri dökseydim sana.

Sağlıcakla azizim,

Bırakıyorum seni.

 

r.

9.6.17

 

25 Santigrat Dereceli Aziz

Standard

Örtmek istemediğim ayıplarım var azizim. Bana kalsa ayıp değil aslında. Riyakar olmayacak kadar dürüst olmak benim inandığım. Ödün verdiklerimizi düşünüyorum, başkaları için olmaya çalıştığımız, dönüştüğümüz kimseleri düşünüyorum. İçmekten vazgeçtiğimiz sigaraları, gitmekten vazgeçtiğimiz sokakları, uğramaktan vazgeçtiğimiz durakları, ismini rehberden sildiklerimizi, hızlı arama listesinden kaldırdıklarımızı, bir daha görmemek üzere ayrıldıklarımızı düşünüyorum. Ne kadar kendimiz olamayız, ne kadar hazırız kendimizden vazgeçmeye onu düşünüyorum.

Mesela sana yazarmış gibi konuşuyorum kendimle. Eve gelince, selamlıyorum boşluğu. Kendime konuşuyorum azizim. Bakma sen, adı yalnızlaşmak değil bunun. Ama kimsesizleşmek. Belki de hiçkimseleşmek. O değil de, ben galiba biraz deliriyorum azizim.

Hatırlamak istediklerimizi unutuyor, unutmak istediklerimizi hatırlıyoruz, azizim. Defterler dolusu yazıyoruz, bir gün olur da unutursak o güzellikleri diye. Ama nedense silemiyoruz ki, yazmadıklarımızı. Nasıl bir tezatlıktır azizim? Sanki bütün kainat biz mutsuz olalım diye uğraşıyor. Yok be azizim. Kainatın bizden daha önemli mevzuları var. Savaşlar, nükleer bombalar, su kıtlığı, açlık, ölüm gibi. Yani, lüks bizimkisi.

Telefonlar azizim. Susmayınca çıldırıyor, susunca da sessizliğinde boğuluyoruz. Hapsoluyoruz azizim. Kendi beklentilerimizde, başkalarının düşlerinde, yaşamadığımız hikayelerde, bilmediğimiz diyarlarda, ummadığımız vakitlerde, olmasından korktuğumuz durumlarda, kaçtığımız pişmanlıklarda, birilerinin ayıplarında, kimilerinin günahlarında. Hapsoluyoruz öylece.

Bilmiyorum azizim. Bilemiyorum. Sığındığım kelimeler, limanlar oldun. Tek edilmiş evler, biçilmemiş çimler, kimsesiz çocuklar, yersiz yurtsuz kalmış insanlar, savaş sonrası enkazlar gibisin. Aklıma hep kötü anlarda geliyorsun. Mutsuzluğumsun azizim. Mutluluğumda aramadığımsın. Aklıma gelmeyensin gülümsemelerimde. Kahkahalarımı duymayansın.

Sadece kedi değil, insan da nankör işte azizim. Gülünce değil ağlayınca omuz istiyor. Kendi hikayeleri değil, başkalarının hayallerinde olunca mutlu oluyor azizim. Hep diğerleri, öbürleri, ötekiler berikiler diye avunuyor.

Küsmek istiyorum sana azizim. Gitmek istiyorum senden. Ya da sadece hüzünler, üzüntüler, hayal kırıklıkları, eksikliklerle değil, büsbütün gelmek istiyorum sana. Şen şakrak. Güleç. Hep olduğum gibi azizim.

Sen kimsin, bilmiyorum azizim. Bazen bir şehir, bazen bir kadın, bazen bir adam, bazen bir kedi, bazen bir tanıdık, bazen adını hiç duymadığım, bazen hiç tanımak istemediğim, bazen bir önceki yaşantımdaki, bazen de hayal. Bazen, bazı, bir kimse.

Mektuplar;

Tüketiyor kelimeleri azizim.

Noktalama işaretleri;

Güzel şeyler azizim.

25 santigrat derece;

İstanbul’a çok yakışıyor azizim.

 

r.

7.6.17